İstanbul merkezli danışmanlık, medya ve teknoloji sektörlerinde hizmetler sunan; birbirlerine entegre veya bağımsız işler üretebilen; her şirkete ait takım arkadaşlarımızın farklı ofislerde konumlandığı bir şirketler grubuyuz.

Farklı disiplinlerde çalışıyor ve dünya çapında müşterilerimiz için özel çözümler geliştiriyoruz.  Önce müşterilerimizin kendi hikayelerini yazmalarına sonra da entegre hizmetlerimizle fark yaratmalarına yardımcı oluyoruz.

Her yeni çalışmayı benzersiz bir fırsat olarak görüyoruz. Verdiğimiz her hizmette, alışılmadık ve kendine iki kez bakılmasını sağlayacak kadar güçlü fikirler sunmayı hedefliyoruz.

Biz birlikteliğin ve sürdürebilir büyümenin önemini biliyoruz. Bu yüzden bir şirketin ihtiyaç duyabileceği hizmetleri birbirini tamamlayan grup şirketlerimizle veriyoruz.

Zeki Sertan ÇELİK | Kurucu, CEO

Zemheri ayında doğdu.

Erken yaşta kumandalı, kurmalı, çekmeli oyuncaklardan sıkıldı ve çamuru keşfiyle birlikte kendi oyuncaklarını yapıp arkadaşlarıyla oynadı.

İstanbul sokaklarında geçen çocukluk yıllarında gazoz kapakları, eski madeni paralar ve Üsküdar vapuru için jetonlar biriktirdi.

Mahallesinin çocuklarıyla bir iddiaya tutuştuğunda, babalarının ayakkabısı kendi babasının ayakkabısından daha kötü olanlara hep yenildi. Babasının ayakkabısı güzel olan çocuklara ise hiç misket kaptırmadı.

Ferenc Molnar’ın ‘Pal Sokağı Çocukları’ kitabı bakış açısını değiştirdi ve etrafını organize etmeye karar verdi.

Herkesin ‘kahramanların’ rolünü üstlendiği günlerde o ‘sıradan’ olanlara haksızlık yapıldığını düşündü. Bütün yakışıklıların ve güzellerin iyi, bütün çirkinlerin kötü gösterilmesinin bir algı operasyonu olabileceğini fark etti.

Hastalandı. Aylarca devam eden ateş yüzünden değil, vücuduna ıslak bez koyan ellerin yorgunluğuna şahit olmaktan dolayı üzüldü. Serviste yatan diğer hasta arkadaşlarının vefatlarından sonra duyduğu çığlıkları hiç unutmadı.

Lise koridorlarında her teneffüs arkadaşlarıyla tüm izm’lere ve jakoben yönetim anlayışına dair yaptığı eleştirilerin ardından üniversite yıllarında sivil inisiyatifleri kurumsallaştırdı.

Siyasal okudu, seçimlere katıldı, kürsülere çıktı, kamplara gitti. Devrim şarkıları dinledi, marşlar ezberledi, sloganlar attı. Bunlardan dolayı hiç pişman olmadı, koştu, yoruldu, güldü, dostluklar kurdu.

Aşık oldu.

Tartışma programlarındaki yapay gündemlerden ve zulmü kurumsallaştırdıkları coğrafyalardakilere nefes alma hakkı bile tanımayanlardan çok sıkıldı.

Aşkın, merhametin, kardeşliğin diploması yoktu ve bir gün “ Arkadaşlar! Yoldaki bir taşı kaldırmak, Karl Marx’ın Das Kapital’ini okumaktan yada Uluslararası İlişkiler Teorilerini yalayıp yutmaktan daha iyidir.” dedi.

Bir çok şirket, bir çok uzman, bir çok sektör, kazanılan çokça para gördü ancak hiç birinin ‘kubbede hoş bir sada bırakmak’ kadar kıymetli olmadığını anladı.

Çayı ve kahveyi artık şekersiz içiyor, en çok şiir okuyor, Barış Manço ve Cem Karaca dinlemeyi seviyor, hatırına zamanlı zamansız gelen geçmişlerini, düşmüşleri, sığınacak yerleri olmayanları düşünüp önce kendine kızıp sonra da bazen ağlıyor.

Evli ve çocuklarına bırakacağı mirası da “İnsana yakışan en güzel takı merhamet dolu bir kalptir.” cümlesidir.